Rasim ÖZDENÖREN
Sahaflarda
gezerken bir kitapçı dükkânının vitrininde, üzerinde “Ahşap Pencereler” yazan
kitabı görünce içimi tatlı bir heyecan sardı. Bir yandan da, nasıl olmuş da,
böyle bir romandan şimdiye değin haberdar olmadığıma hayıflanmıştım. Bu nasıl
olabilirdi? Nasıl olur da, benim gibi, bir ahşap evler ve ahşap pencereler
meftunu olan biri, şimdiye değin böyle bir eserin varlığından habersiz
kalabilirdi! Bu, aslında, yazabilseydim, elimden (keşke) gelseydi de
yazabilseydim, tam da benim yazmak istediğim türden bir romanın başlığı idi.
Bu, bir huzurun romanı olmalıydı:
Her
ne kadar ben saadetin ve huzurun dile getirilemezliğine kani olsam da, bu zor
işin, birileri tarafından üstesinden gelinmesini isterdim. İşte ahşap
pencereler, kalbimde ve zihnimde tam da böyle bir istiareye yol veriyordu.
Ahşabın içindeki huzur da dile getirilemez miydi? Ahşabın, o yavaş yavaş
kendini eritip pörsüten, o gide gide süngerleşen dokusu, sükûnetin, sessiz
çığlıkların, dahası asude bir hayatın remzi olarak ortaya konulamaz mıydı?
Ahşap pencereler, elbette, bizim en geç ondokuzuncu yüzyıl İstanbul’umuzun
ahşap evlerinin pencereleridir; bu pencerelerin arkasında mum ışıklarının,
bilemediniz gaz lambalarının yaydığı ışıkların raksı seyredilir. Sofalarında,
insanlar şıpıdık terlikleriyle dolaşır. Evin beyleri, ağır kumaştan entarileriyle
dolaşırlar ve söylemeye bile gerek yok, daha çok otururlar. Onların sevdaları
da gizlidir. O kadar ki, sevdalanmak belki ayıp telâkki edilir. Gelinlik çağa
gelmiş kızların acaba o çatışan, gizleyen, açığa vuran kalp serüvenleri nasıl
resmedilebilir? Her genç kız, akşamüzerleri, mahallenin keskin kömür kokusuna
belenmiş havasında, içinde bir Fahriye Abla imajı gezdirmez miydi? Dışarlıklı
birine ve meselâ Erzincanlı bir delikanlıya hasret beslemez miydi?
Fakat
diyorum ya, bütün bu tahayyülat, zahirindeki huzur ve sükûna rağmen, dibinde,
derininde, derununda faciaları barındırmaktadır. Ahşap pencerelerin tarihe
karışmadığı daha 1927 yılındaki bir şiirde bile, ahşap pencereli evler “gözüne
mil çekilmiş bir âmâ” imajıyla betimlenmiyor muydu? Ve gene o ahşap pencereli
evlerin bacaları: “Öyle evcikler ki, tepesinde evlerin/Kopuyor içinde görünmez
facialar/Bacalar” diye anlatılmıyor muydu?
Elektrik
ışığı ile aydınlatılmış bizim bugünkü gecelerimizde, ahşap evlerin avlularında
akşamüzerleri yakılan maltızların, avlumuzun üstünden keskin çığlığıyla uçan
bir yarasanın, gece boyunca işitilen çekirge seslerinin, denizin hışırtısının,
boğuk vapur düdüklerinin, çatı aralarında koşuşturan gelincik patırtılarının ne
anlamı olabilir? Ya da bir anlamı olabilir mi? Çünkü doğaya ait bütün bu sesler
artık yabancımız olmuştur. Toprağın sesi, yerini buzdolabının homurtusuna
bırakmıştır.
Gökyüzünde
yalnız gezdiği farz edilen yıldızlar da yoktur. Yıldızlar yoktur, düşünebiliyor
musun arkadaşım! Çünkü kentlerimizi bir baştan öbürüne kateden elektrik arkları
yıldızları mahvetmiştir! Heybeli’de her gece mehtaba çıkmak da anlamını
yitirmiştir. Çünkü mehtaba çıkmak, ancak ahşap pencereli evlerin bulunduğu bir
çağda anlam taşıyabilirdi.
Bütün
bunları biraz “nostaljik takılmak” için söylüyorum sanmayın. Hayır. Bunları,
artık, ahşap pencereli evlerin sükûnetini ve huzurunu yazmanın imkânı
kalmadığını ifade sadedinde söylüyorum. Ahşap evlerin ve ahşap pencerelerin
belki son büyük romanı Swanların Semtinden ile noktalanmıştır. Tanpınar’ın Huzur’una
gelince, o, henüz ahşap pencerelerin tarihe karışmadığı bir dönemden haber
verse de, roman, bu haberi telefon konuşmasıyla başlatıp radyo yayınıyla
bitirmektedir: böyle bir roman, ahşap pencerelere ait olamaz!
Gene
de, acaba vitrindeki “Ahşap Pencereler” kitabıyla hülyalarıma bir zemin
bulabilir miyim umuduyla kitapçı dükkânına girdim ve ahşap pencerelere ilişkin
kitabın sayfalarını orta yerinden açtım. O anda yaşadığım hüsranı anlatamam.
Kitap, inşaatçılar için yazılmış teknik bilgilerle ve krokilerle dolu bir
mühendislik kitabıydı. O da, olsa olsa, betonarme binalara ahşap pencerelerin
nasıl kondurulacağından bahsediyor olabilirdi.
Özdenören,
Rasim, “Ahşap Pencereler”, Kent
İlişkileri, (2.b.), İstanbul: İz Yayıncılık, 2009, s.9-11.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder