30 Nisan 2016 Cumartesi

AHŞAP PENCERELER

Rasim ÖZDENÖREN

Sahaflarda gezerken bir kitapçı dükkânının vitrininde, üzerinde “Ahşap Pencereler” yazan kitabı görünce içimi tatlı bir heyecan sardı. Bir yandan da, nasıl olmuş da, böyle bir romandan şimdiye değin haberdar olmadığıma hayıflanmıştım. Bu nasıl olabilirdi? Nasıl olur da, benim gibi, bir ahşap evler ve ahşap pencereler meftunu olan biri, şimdiye değin böyle bir eserin varlığından habersiz kalabilirdi! Bu, aslında, yazabilseydim, elimden (keşke) gelseydi de yazabilseydim, tam da benim yazmak istediğim türden bir romanın başlığı idi. Bu, bir huzurun romanı olmalıydı:
Her ne kadar ben saadetin ve huzurun dile getirilemezliğine kani olsam da, bu zor işin, birileri tarafından üstesinden gelinmesini isterdim. İşte ahşap pencereler, kalbimde ve zihnimde tam da böyle bir istiareye yol veriyordu. Ahşabın içindeki huzur da dile getirilemez miydi? Ahşabın, o yavaş yavaş kendini eritip pörsüten, o gide gide süngerleşen dokusu, sükûnetin, sessiz çığlıkların, dahası asude bir hayatın remzi olarak ortaya konulamaz mıydı? Ahşap pencereler, elbette, bizim en geç ondokuzuncu yüzyıl İstanbul’umuzun ahşap evlerinin pencereleridir; bu pencerelerin arkasında mum ışıklarının, bilemediniz gaz lambalarının yaydığı ışıkların raksı seyredilir. Sofalarında, insanlar şıpıdık terlikleriyle dolaşır. Evin beyleri, ağır kumaştan entarileriyle dolaşırlar ve söylemeye bile gerek yok, daha çok otururlar. Onların sevdaları da gizlidir. O kadar ki, sevdalanmak belki ayıp telâkki edilir. Gelinlik çağa gelmiş kızların acaba o çatışan, gizleyen, açığa vuran kalp serüvenleri nasıl resmedilebilir? Her genç kız, akşamüzerleri, mahallenin keskin kömür kokusuna belenmiş havasında, içinde bir Fahriye Abla imajı gezdirmez miydi? Dışarlıklı birine ve meselâ Erzincanlı bir delikanlıya hasret beslemez miydi?
Fakat diyorum ya, bütün bu tahayyülat, zahirindeki huzur ve sükûna rağmen, dibinde, derininde, derununda faciaları barındırmaktadır. Ahşap pencerelerin tarihe karışmadığı daha 1927 yılındaki bir şiirde bile, ahşap pencereli evler “gözüne mil çekilmiş bir âmâ” imajıyla betimlenmiyor muydu? Ve gene o ahşap pencereli evlerin bacaları: “Öyle evcikler ki, tepesinde evlerin/Kopuyor içinde görünmez facialar/Bacalar” diye anlatılmıyor muydu?
Elektrik ışığı ile aydınlatılmış bizim bugünkü gecelerimizde, ahşap evlerin avlularında akşamüzerleri yakılan maltızların, avlumuzun üstünden keskin çığlığıyla uçan bir yarasanın, gece boyunca işitilen çekirge seslerinin, denizin hışırtısının, boğuk vapur düdüklerinin, çatı aralarında koşuşturan gelincik patırtılarının ne anlamı olabilir? Ya da bir anlamı olabilir mi? Çünkü doğaya ait bütün bu sesler artık yabancımız olmuştur. Toprağın sesi, yerini buzdolabının homurtusuna bırakmıştır.
Gökyüzünde yalnız gezdiği farz edilen yıldızlar da yoktur. Yıldızlar yoktur, düşünebiliyor musun arkadaşım! Çünkü kentlerimizi bir baştan öbürüne kateden elektrik arkları yıldızları mahvetmiştir! Heybeli’de her gece mehtaba çıkmak da anlamını yitirmiştir. Çünkü mehtaba çıkmak, ancak ahşap pencereli evlerin bulunduğu bir çağda anlam taşıyabilirdi.
Bütün bunları biraz “nostaljik takılmak” için söylüyorum sanmayın. Hayır. Bunları, artık, ahşap pencereli evlerin sükûnetini ve huzurunu yazmanın imkânı kalmadığını ifade sadedinde söylüyorum. Ahşap evlerin ve ahşap pencerelerin belki son büyük romanı Swanların Semtinden ile noktalanmıştır. Tanpınar’ın Huzur’una gelince, o, henüz ahşap pencerelerin tarihe karışmadığı bir dönemden haber verse de, roman, bu haberi telefon konuşmasıyla başlatıp radyo yayınıyla bitirmektedir: böyle bir roman, ahşap pencerelere ait olamaz!
Gene de, acaba vitrindeki “Ahşap Pencereler” kitabıyla hülyalarıma bir zemin bulabilir miyim umuduyla kitapçı dükkânına girdim ve ahşap pencerelere ilişkin kitabın sayfalarını orta yerinden açtım. O anda yaşadığım hüsranı anlatamam. Kitap, inşaatçılar için yazılmış teknik bilgilerle ve krokilerle dolu bir mühendislik kitabıydı. O da, olsa olsa, betonarme binalara ahşap pencerelerin nasıl kondurulacağından bahsediyor olabilirdi.


Özdenören, Rasim, “Ahşap Pencereler”, Kent İlişkileri, (2.b.), İstanbul: İz Yayıncılık, 2009, s.9-11.

Hiç yorum yok: